ÖZEL BÖLÜM 2
BESTEGÜL DİKBAYIR.
"Anne, kırmızı pileli eteğimi bulamıyorum, nerede?"
Büyük bir telaş ve korkuyla, dolabımın içini birbirine katmaya devam ettim; gözüme çarpan her kırmızı şeye elimi uzattım ama hepsi bir umutsuzluğa dönüşünce kalbimin çatladığını hissettim.
"Anne, sana sesleniyorum! Kırmızı eteğim nerede, bulamıyorum! Kirlendi mi? Onu giymedim ki ama!"
Üzerimdeki kıyafetleri kaldırıp kenara attım, odamdan çıkmak için kalktığımda annemin odamın kapısına geldiğini gördüm. Dağıttığım kıyafetlere, sonra da bana ilgiyle baktı. "Ne yapacaksın o eteğini? Artık sana olmadığını düşünüyordum, giydiğini hiç görmemiştim."
Giyemiyordum. Çünkü o eteği ne zaman giysem Oğuz'un sanki bir yerden çıkıp beni izlediğini, kırmızı pileli eteğinle güzel görünüyorsun, diyeceğini umut ederek gün boyu etrafıma bakıyordum. Baktım ki o eteği giydiğimde böyle oluyor, ben de artık giymeme kararı almıştım ama dolabımı açtığım her gün o eteği düzeltip izlerdim.
"Bugün giymek istiyorum, nerede?"
Annem telaşlandı. "Ben... Ben onu giymediğini sandım, atmaya da kıyamadım, halanın kızına verd..."
"Anne... Sen ne yaptın?" Sinir bozukluğuyla dolan gözyaşlarım hüzünle yanaklarımdan aşağıya akmaya başladığında annem, zaten son yıllarda yaşadığım acılardan edindiği tecrübeyle hızla yanıma geldi ve bana doğru eğildi. "Anneciğim, sorun ne şimdi?"
"O eteği gidip almalısın," dedim telaşla yerimden doğrulurken. Annem bana hayretle bakıp, "Öyle şey olur mu, çok ayıp," dediğinde o etek olmasa sanki nefes alamayacakmış gibi hissedip tekrar annemin önüne eğildim, yalvarırcasına baktım. "Anne, o etek hatırasında acı olmayan tek şey, lütfen geri iste onu. Eğer o eteği geri alamazsam, dolabımı her açtığımda onu göremezsem çok acı çekerim. Lütfen anne, eteğimi geri getir."
Annem bir etek için bu kadar yalvarmanın, gözyaşı dökmenin altında geçerli bir nedeni olduğunu anladı, bunu hüzünle bakmaya başlayan gözlerinde gördüm. Başını sallayarak kalktı ve odamdan çıkarken iç çeke çeke bir hal aldı. Burnumu çektim ve gözyaşlarımı hâlâ titremekte olan parmaklarımla silerek yatağıma çıktım. Annemin, doğrusu ailemin benden umudu hâlâ kesmemeleri çok güzel olsa da onlara, hâlâ benden istedikleri şeyi veremiyordum. Hatıralarımı, acılarımı, arkadaşlarımı ve O... Oğuz'u onların istediği şekilde unutamıyordum.
Annem eve tekrar dönene dek eteğimin başına bir iş gelmemiş olması için dua edip durdum, dağıttığım kıyafetleri dolabımın içine tıkıp odamda volta attım. Kardeşim, ona eskisi gibi neşeli davranamadığım ve sevgimi gösteremediğim için odamın kapısından başını uzatırken tereddütlü göründü. Dalgınca ona gülümsediğimde, gelip yanağımdan öptü. Oradayken ânın değerini çok iyi anlamıştım, benden başka hiç kimse anların ne kadar değerli olduğunu benim gibi deneyimleyememiştir. Buna rağmen, ailemi kaybetmekten çok şiddetli korkmama rağmen sevgimi eskisi gibi ifade edemiyordum.
"Babam aradı, senin psikiyatrisine gidip gitmediğini sordu."
Kardeşime canım sıkılmış şekilde bakarak omuzlarımı silktim. "Bir gün atlasam bir şey olmaz."
"Babam gelip seni havaalanına götürecekmiş."
Bu yeni haber değildi, babam sabah işe gitmeden önce odama gelip bunu söylemişti. Ailem, hâlâ çok sağlıklı olduğumu düşünmüyordu, ben de onlara katılıyordum. Bazen dışarıya markete gitmek için çıkıyor, Oğuz'un mezarlığına gidiyor ve oraya gittiğimi fark edene kadar mezarının başında dikiliyordum. Babam da gelip beni alıyordu. Bu gibi senaryoların yaşanmaması için ailem beni yalnız bırakmamaya çalışıyordu.
Havaalanına da beni babam bırakacaktı, çünkü bu akşam Los Angelas'a uçacaktım, yarın ki basketbol maçına yetişecektim, LeBron James ile tanışacaktım.
Bunun için aylardır çalışıyordum. Babam polis olduğu ve sağlığım için yeterince para harcadığı için yurt dışı ve maç masraflarımı kendim çıkarmak için kafede çalışmıştım. Birkaç ayın sonunda biletler için yetecek param tamamlanmıştı, elbet pasaport çıkarmak için de. Pasaportum geçen hafta elime geçince iki buçuk yılın ardından ilk kez gerçekten sevinmiştim. Çünkü Oğuz'un bir hayalini gerçekleştirmeye ilk kez bu kadar yakındım. Bir yolunu bulacaktım, o maç sırasında LeBron James ile tanışacaktım.
Başımı çevirip yastığımın altındaki Basketbolcu formasını aldım. Bunu dün, yanlarına gittiğimde Şeker Teyze'den utanarak istemiştim. Oğuz'un... hayattayken giydiği formasıydı, bunu da yanımda götürüp LeBron James'in imzalaması için gerekirse yalvaracak, kendimi trübünün içine atacaktım.
Unutmaktan korkarak kalktım, formayı küçük valizimin içine yerleştirip fermuarını çektim.
"Hayatıma ancak, senin hayallerini gerçekleştirdikten sonra devam edebilirim. O da belki."
Kafamı çevirip ahşap, beyaz komodinimin üstündeki çerçeveye baktım. Şimdi birimiz buradan çıkacak diye geçirmiştim o günlerde içimden. Çekildiğimiz fotoğrafları alıp bir çerçeveye koyacak, geçip karşısına bizi izleyecek... O ben olmuştum. Çerçevenin içindeki sen sevgilim, dışındaki ben. Ama sanma ki o şarkı yalnız senin için bitti Oğuz, ben de dans etmeyi bıraktım senden sonra.
Yaşamaya devam etmek için, beni de içine aldığın hayallere tutunuyorum.
Kapının çaldığını duyunca fırlayıp koştum, annemi elinde bir torbayla görünce ağlayarak ona teşekkürler ettim. Odama geri dönüp eteğimi çıkardım, ona kovuştuğum için rahatlayıp çerçevedeki fotoğrafımıza gülümsedim. "Hiçbir şeyin ve kimsenin seni unutturmasına izin vermeyeceğim."
Akşama kadar, uçağa bineceğim için dinlenmenin iyi olacağını düşündüm ve hava karardığında, babam gelmeden önce hazırlanmaya başladım. Kırmızı pileli eteğim gayet de oluyordu, çünkü kilo almaya devam etmediğim gibi zayıflamıştım bile. Eteğimin altına siyah bir çorap, üstüne de tişörtle siyah ceket geçirdim. İlkbahar ayındaydık, Oğuz'un doğduğu mevsimde.
Babam arabanın kornasına bastığında annemle, kardeşimle vedalaşıp asansörle aşağıya indim. Babam gelip valizimi aldı, diğer gerekli şeylerin yanımda olup olmadığını sordu. Hepsi çantamdaydı. Yanına oturduğumda gülümseyip günümün nasıl geçtiğini sordu, gitmeden önce bana yemek ısmarlayabileceğini söyledi.
"Hayır, yemek yemeyeceğim ama bana yemek ısmarlayacağın parayı verebilirsin. Biliyorsun, Venedik'e gitmek için de para biriktiriyorum."
Babamın, hayatımı bu hayallerden ibaret etmeme üzüldüğünü gördüm ama bunu bana yansıtmamaya çalışıp göz kırptı. "Öyle olsun bakalım."
Havaalanına ulaşana kadar heyecandan yerimde duramadım, babam da bunun farkına varıp gülümsedi. Çünkü beni çok uzun zamandan sonra böyle heyecanlı görüyordu.
"Şeker Hanım nasılmış, eski eşi onu rahatsız etmiyor değil mi?"
Hüzünlü bir gülümseme gösterdim babama. "Hayır, iyiler. Piraye'de büyümüş, çok hızlı büyüyor."
"Çocuklar öyledir kızım, zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçer."
Öyleyse neden onsuz geçen her an bin yıl gibi geliyor baba? Demek ben artık çocuk değilim. Zaman benim için o kadar hızlı geçmiyor.
Havaalanına varınca babamla vedalaştım, içeriye girip valizimi peşimde sürükledim. Kapılar açılana kadar bekledim, telefondan biletimi gösterip uçağa girdim. İlk kez uçacaktım ama normal bir insan kadar gergin değildim. Koltuk numaramı bulup oturdum, uçak yükselip kalkışa geçerken de uçarken de yalnız Oğuz'u düşündüm. Onun, benim o imzayı alırken bunu görüp de gülümsediğinin hayalini kurdum. Öyle demeyin, aksini düşünmeyin, insan bazen de ona acı veren anılara tutunarak yaşayabilirdi. Acaba diye düşünüyorum bazen, çerçevedeki o fotoğrafı olmasa Oğuz'u ya da gülümsemesini unutur muydum? Bunu düşünmesi bile korkunç geliyordu. Onun yüzünü unutmayı istemiyordum.
On altı saat sonra uçaktan indiğimde epey sarsılmış vaziyette ve yorgundum. Otelime gitmek için etrafta taksi aradım, birisine binip ayarladığım otele gittim. Çalışırken aynı zamanda yabancı dil kursuna gitmiştim, hepsini de Oğuz için yapmıştım. Otele ulaşıp odama çıkarken bir beyefendi valizimi arkamdan getirdi, ona teşekkür edip odama yerleştim ve kapımı kilitleyip Los Angeles'in manzarasını izledim.
"Allah'ım lütfen o imzayı alabileyim... O ünlü bir basketbolcu, yanına yaklaşmam çok zor ama lütfen o imzayı alabileyim."
Kıyafetlerimi çıkarıp duşa girdim, yol yorgunluğunu atıp bir süre sıcak suyun altında bekledim. Artık yirmi bir yaşında olduğuma inanamıyordum ama kimi zaman yetmiş yaşında bile hissedebiliyordum. Kısa zaman içinde yaşadıklarım belimi öyle bir bükmüştü ki, çok uzun zamandır vücudumda kaya parçasıyla yaşıyordum sanki.
Havluyla dışarıya çıktım, kurulanıp yeni bir beyaz badi, çorap ve yine kırmızı eteğimi giydim. Saçlarımı kurulamadan önce annemi aradım, geldiğimi ve iyi olduğumu duymaya ihtiyaçları vardı. Ardından saçlarımı kurutup kızıl tutamları taradım, aynadaki yansımama bakarken gözlerimde ilk kez ışıltı gördüm. Oğuz'un hayalini gerçekleştirmeme saatler kalmıştı.
Odaya geri dönünce açtığım valizden formayı çıkardım, badimin üstüne giyindim. Ne yazık ki yalnız deterjan kokuyordu, zihnimse Oğuz'un kokusunu her geçen gün unutuyordu.
Yazıklar olsun bana.
Telefondan maç biletime bakıp durdum, maç saati yaklaşınca otel odamdan, çantamı alarak çıktım. Aşağıya indiğimde amacım bir taksi çevirmekti ama vale birkaç müşterinin daha taksi beklediğini söyleyince o sıraya girmedim. Ona, taksiyi beklemeden nasıl gidebileceğimi İngilizce şekilde sorunca bana el işaretiyle bir şeyleri tarif etmeye başladı ve cümle içinde metro ile gidebilirsin, kelimeleri geçince kulaklarım uğuldamaya başladı. Beyefendinin yüzüne, geriye kalan hiçbir şeyi duyamadan, kırık bir kalple bakmaya başladığımda endişelenip kendisini anlayıp anlamadığımı sordu.
Arkamı dönüp hızla yürümeye başladım.
O günden sonra hiç metroya binmemiştim.
Benden metroya binmemi isteyen o adama kızamazdım, çünkü neler yaşadığımı tahmin bile edemezdi. Kaldırıma çıkıp kollarımı etrafıma dolarken gözlerimin önüne o günler gelmeye başladı. Acaba bir gün yaşanılanları unutup hayatıma, yanımdan geçen bu insanlar gibi devam edebilecek miydim?
Caddeye çıktığımda amacım taksi bulmaktı ama sol tarafıma döndüğümde metro işaretini görüp büyük bir irkilme yaşadım. Metro, yer altı, enkaz, ölüm, soğukluk, karanlık... O hissi hemen hissettim, karnımdaki açlığı, o günlerde yer altında nasıl hissettiysem aynısını. Sanki boğazım Sahra çölüne döndü, susuzluktan kurudu.
Ayaklarım beni, her şeye rağmen hayatta kalmaya direnen ruhumun deneme isteğini reddetmeden yavaşça metroya götürdü.
Yaklaştıkça kalp atışlarımın kulaklarımda uğuldadığını hissettim, midem çok açmışım gibi ağrıyordu ama aslında aç da değildim. Göğsüm, hızlanan kalp atışlarım yüzünden benden de ileriye gidiyordu. Ayağımı yürüyen merdivenlere attığım ilk an soluğum kesildi, merdivenler aşağıya inerken gözlerim karardı. Kulağımda sesler ve çığlıklar yükselmeye başladı. Selim'in ağlayışları, Melodi'nin çığlığı, Keskin'in kahkahası... Oğuz'un gülüşü.
Aşağıya indiğimde etrafıma bakmaya başladım, gözlerim inanılmaz kararıyordu. Zihnimdeki tüm bu seslerin yanında, çok uzun zamandır yalnız kâbuslarımda duyduğum tren raylarının sesini duydum ve bir anda çığlık atıp ellerimi kulaklarıma kapattım. Yere eğilip gözlerimi yumdum, çantamın düşüşünü gözlerimi kapatmadan hemen önce gördüm. Kâbuslar ve yaşanılanlar beni histerik titremelerin içinde bırakırken birisinin iyi misin, diyen sesini seçtim.
"Ben..." Türkçe konuştuğumu algılayınca kendime gelmem gerektiğini fark ettim, titreyen ellerimi çekip yardımcı olan hanımefendiye başımı salladım. Aşağıdan gelen metro raylarının sesine katlanamadan çantamı kaptığım gibi arkamı döndüm, yürüyen merdivende dışarıya çıkana kadar koştum. Tekrar açık havaya çıkınca yüzümde bir sıcaklık hissettim, kaldırımda yürürken elimi gözyaşlarıma götürdüm. Hepsi gerçek. Bunlar, orada yaşayıp hissettiğim her şeyin kanıtı.
"Neden bir tek ben hayatta kaldım, neden hepsini kaybettim... Birisi yaşasaydı, birisi oradan benimle çıksaydı, o zaman beni anlayacak birisi olurdu... Ama ben şimdi tüm bu yaşanılanları yalnız hatırlamak zorundayım."
Tamam, dedim kendime. Zor, acı, kahredici ama... sen ölmeyi de düşündün Beste, sonrasında elinde kalan hayallerle yaşadın ve bunlar için gözyaşlarını silip devam etmelisin.
Öyle yaptım, gözyaşlarımı silip bir taksi çevirdim. Gideceğim yer için ne kadar ödeyeceğim umurumda değildi, aylarca biriktirdiğim paralar bu hayal içindi. Ellerimi, üzerimdeki formanın üzerinden kendime sardım, taksi ışıltılı caddelerden geçerken çıkarıp telefonumdan resmimize baktım. Oğuz'un kadraja yansıyan kirli yüzü, susuzluktan kurumuş dudakları, hüzünlü gülümsemesi, yorgun ama sevgi dolu gözleri...
Seni çok özlüyorum rüyalarımın kurtarıcısı.
"Oğuz, sevgilim..."
Taksiden inene kadar Los Angeles'i değil, Oğuz'u izledim.
Taksi durduğunda ücretimi ödeyip indim, buraya gelmeden önce paralarımı dövüz kuruyla bozmuştum. Kaldırımdan formalarıyla yürüyen insanları takip ettim, alana geldiğimde sıraya girdim. Biletimi göstermek için telefonumu çıkardım, insanların coşkularına boş gözlerle baktım.
Buraya Oğuzla gelebilmek için her şeyi yapardım, her şeyi. Ama çok geçti, hiçbir şey değiştirilemezdi.
Basket sahasına girip koltuğuma oturdum, çantamı çalınmasın diye kucağıma koyarak sabırsızlıkla basketbolcuları bekledim. Basket sahası tıkabasa doluydu, herkes heyecanlıydı, hatta birkaç ünlü bile gözüme çarpmıştı. Buraya Oğuzla gelmekten daha çok istediğim tek şey bu maça Oğuz için gelip, ona tezahürat yapmak olurdu sanırım. Basketbolu çok seviyordu, ya... yaşasaydı harika bir oyuncu olacaktı.
Fark ettim ki onu ve onunla alakalı şeyleri zihnimden geçirirken bile kekeliyordum.
Oyuncuların sahaya indiğini gördüm, yanımdaki insanlar heyecanla kalkınca ben de doğruldum. Önümdeki uzun boylu beyefendi yüzünden parmak uçlarıma çıkıp Lakers takımının oyuncularına sırasıyla baktım. Kalbim heyecanla çarptı ve gözlerim, birkaç kez Google'den resmine baktığım LeBron Jamesle kesişti. Aman Allah'ım sahiden oradaydı. Doğrusu ben buradaydım. İki buçuk yılın sonunda, Oğuz'un tanışmayı en çok istediği insanla bir aradaydım, onu görüyordum.
Oğuz'ın bu adamı gördüğünde sevinçten nasıl delireceğini hayal edip gülümsedim.
Bir an sahaya atlamayı düşündüm, gerekirse yalvarıp üzerimdeki formayı imzalamasını istemeyi. Fakat dışarıya atılabilirdim ve aklım o kadar yerindeydi. Bu yüzden diğer seyirciler gibi maçı izledim, LeBron James'in takımı topu her potadan attığında alkışladım. O takımı tutuyordum, Oğuz olsa o takımı tutardı çünkü. Maçın ilk yarısı da onların üstünlüğüyle tamamlanınca sevindim ve gözlerimi LeBron James'ten ayırmadım. Soyunma odasına doğru gidiyordu.
İkinci yarı başladığında yanımda Oğuzla izliyormuş gibi, keyif almaya çalışarak maçı izledim ve sonunda kazanan Lon Angeles Lakers takımı olunca sevinçle alkışladım. Oğuz'un idolu kazanmıştı, maç boyunca bir sürü sayı atmıştı. Oyuncular birbirini tebrik edip, onları alkışlayan seyirciler eşliğinde soyunma odalarına dönünce nasıl yapabileceğimi düşünerek tırnaklarımı yemeye başladım. Seyirciler de kalkıp salonu terk etmeye başladı, muhtemelen oyuncular bir daha buraya dönmeden arka kapıdan çıkacaktı.
Kalkıp soyunma odasının koridoruna girince daha ileriden yüksek sesler duymaya başladım. Tam köşeden dönüyordum ki karşıma bir güvenlik görevlisi çıktı, muhtemelen bir fan olduğumu düşünüp beni kibarca çıkışa gitmem için uyardı. Ellerimi çenemin altında birleştirip İngilizce şekilde LeBron James'ten bir imza almayı çok istediğimi, bunun benim en büyük hayalim olduğunu söyledim. Adam biraz bana acımış göründü ama maalesef der gibi başını iki yana salladı. Kolumdan nazikçe tutup beni dışarıya yönlendirirken please deyip duruyordum ama adam buna izin veremeyeceğini söylüyordu.
Umutsuzca dışarıya çıktım, neredeyse ağlayacaktım. Bir süre etrafını kolaçan ettim, birkaç kişinin arka çıkıştan bahsettiğini duyunca umudum tekrar canlandı, onları sessizce takip ettim. Devasa sahanın arkasına yürüdüler, çitlere ulaştılar, çitlerin altından geçtiler. Burada birkaç kişi daha vardı. Onları takip ettim ve ileride bir takım otobüsünün, birkaç özel aracın olduğunu gördüm. Basketbolculardan ikisi çıkınca ilerideki gençler telefonlarıyla yanlarına koştular, basketbolcular onları reddetmeden fotoğraf çekildiler ve özel araçlarına ilerlediler. Biraz daha yaklaştım ve çantamdan, yanımda getirdiğim kalemi çıkarıp LeBron James'in çıkmasını bekledim.
Birkaç dakikalık bekleyişin akabinde LeBron James çıktığında benimle beraber iki kız daha o tarafa koştu, koruması olduğunu düşündüğüm adam onları püskürtüyordu ki, LeBron James çocuklara gelmelerini söyleyip onlarla fotoğraf çekildi. Biraz daha yaklaşıp heyecanla nefesimi tuttum, genç kadınlar fotoğraf için teşekkür edip uzaklaşırken LeBron James kafasını kaldırdı ve fotoğraf çekileceğimi düşündüğünden olsa gerek ellerimde telefonu aradı.
Heyecan ve hüzün karışımı bir şekilde gülümseyerek kalemi ona uzatırken, "Can i have your signature," dedim heyecanla ve da bana gülümsedi. Onu yakından görmek, tanımak, bana gülümsemesini izlemek mutlu hissettirdi. Sanki Oğuz tüm bunları izliyor, benimle gurur duruyordu. Kalemi aldığında heyecanla kolumu açtım, adam formanın kol kısmına havalı, büyük bir imza atınca mutluluk dolu bir çığlık atıp yerimde zıpladım. Bu halime gülümseyip omzuma hafif bir yumruk attı, ben kekeleyerek teşekkür ettiğimdeyse arkasını dönüp korumasıyla özel aracına yöneldi.
Gözlerimi bir daha imzaya çevirip gözyaşlarımla ıslanan bir kahkaha attım.
Oğuz'un bir hayalini gerçekleştirmiştim. Ondan sonra yaşamam ilk kez şimdi bir anlam ifade etmişti.
Arkamı dönüp tekrar o çitlerin altından eğilerek çıktım, kalabalığa karışıp yürürken onu kaybettikten sonra ilk kez mutluluktan ağladım. Fakat bu bile saf mutluluk değildi, içinde çok keşke ve ukte vardı. Işıltılı caddeye inip taksiye bindim ve otelime giderken imzaya bakıp bakıp durdum. Oğuz'un bu anı izlediğini, gördüğünü, hissettiğini bilebilseydim keşke. Keşke emin olsaydım bir hayalini gerçekleştirdiğimi bildiğinden. Çok isterdim görmesini, gülümsemesini, canlı olmasa da... kalbinin ısınmasını.
Otelime geri dönünce formaya bir şey olmasından korktuğum için çıkarıp yatağın ortasına koydum, yanına oturup uzun saatler boyunca imzasını izledikten sonra yatağa kıvrıldım ve onun formasına bakarken, Oğuz'un da içinde olduğunu hayal ettim. Parmaklarım o formanın üzerinde dolaşırken içimde tekrar o keder hissi birikti, gözlerim yaşardı, hüzünle ağlayarak saatleri geçirdim. Geceden sabah olurken gökyüzünde beyaz bulutları gördüm, aklıma, Oğuzla metronun tavanına çizdiğimiz bulutlar geldi. Oradayken hayal ettiğimiz gibi, bugün de camdan baktığım beyaz bulutların arkasında, o bulutları ısıtan bir güneş vardı. Parmaklarım o formanın üzerinde, gözlerim bulutların beyazlığındayken zihnimde yalnızca Oğuz'un kulağıma söylediği şeyler vardı. Ölmeden son bir defa beni öpüşü vardı. Ölmeden son bir defa beni sevdiğini söyleyişi vardı.
"Buradayım sevgilim, sen beni unutmadığın, unutmak istemediğin sürece ben hep seninleyim..."
İşte ben uykuya dalmak üzereyken bana böyle sesleniyor, sanki bir el saçlarımı okşuyor, beni o gecenin kâbuslarından bu sözcükler kurtarıyor. Rüyalarımın kurtarıcısı.
"Seni unutmayacağım. Evet, yeni bir hayat mümkün Oğuz ama senin anılarınla, senin fotoğrafının olduğu çerçeveyle, senin gülümsemenle, senin sesinle, sen benden eksilmeden... Yeni bir hayat ne kadar mümkün olursa o kadar mümkün sevgilim."
BÖLÜM SONU.
Yorumlar yükleniyor...